Bir adam ve bir kadın

İki eliyle masaya tutundu, belli etmek istemiyordu ama bunu nasıl becerecekti bilmiyordu.

Tek başına oturduğu odasında, kitapların içerisine dalmış çalışıyordu. Kapı çalındı. İçeri gireni buyur ettikten sonra bir ara göz göze geldiler. Masanın arkasında oturduğu koltuğun sallandığını hissetti. Başı dönmüştü. Pencereden içeri sızan güneşin çekildiğini hissetti. Gecenin karanlığında yapayalnız kalmıştı sanki. Bu nasıl bir haldi, ne oluyordu böyle anlamıyordu. Başının döndüğünü içinin çekildiğini sanıyordu. Daha önce hiç böyle olmamıştı usulca yerinden doğrulmaya çalıştı.

                     Bir bardak su almak için müsaade istedi. Mutfağa gidip bir bardak su içecekti, izin istedi. İki eliyle masaya tutundu, belli etmek istemiyordu ama bunu nasıl becerecekti bilmiyordu.

                   Zihninden film şeridi gibi geçti hayatı. Onlarca hatta Yüzlerce göz görmüştü. Ağlayan gözler, gülen gözler, masum gözler, yalvaran gözler ve ihanet eden gözler. Çok kişi tanımış, çok insanla muhatap olmuştu. Sayısını hatırlamadığı çok kişiden iltifatlar almıştı.

                 Bu nasıl bir duyguydu bilmiyordu. Hayatında o kadar çok çalkantılar ile karşılaşmış olmasına rağmen, bütün her duyguyu yaşamıştı.

                Bu neydi peki?

                İçindeki boşluktan boğazına kadar bütün her yerini yakarak beynine hücum eden bu hal neydi bilmiyordu. Kendini mutfağa zar zor attı. Hava buz gibiydi, peki niye bu kadar terliyordu? Titreyen eliyle bardağa uzandı. Diğer eliyle de mutfağın tezgâhına tutundu. Mermerin buz gibi yüzüne elini bastırdı. Titreyen ve yanan elleri, mermerin buz gibi yüzüyle buluşmasına rağmen, hala ateş gibi yanıyordu. Diğer eliyle bardağı doldurmak için musluğun altına tuttuğu bardağı sıkı sıkı kavramıştı.

                Mutfak tezgâhının buz gibi yüzüyle soğutmaya çalıştığı terlemiş elini çekti. Musluğun altına tuttuğu bardağı doldurmak için musluğu açıp bardağın dolmasını izledi. Bardağa doldurduğu suyu, anlamını bilmediği duyguları kelimelere dökemeyen dudaklarına götürdü. Yudum yudum içti. Bardağın dibinde kalan suyu eline döktü, yüzünü iki eliyle ovmaya başladı.

                Peçeteyle yüzünü kuruladıktan sonra yavaş adımlarla yalpaladığını belli etmemeye çalıştı, odasına geçerken içeride oturan kişiyi göz ucuyla süzmeye çalıştı. İş istemek için gelmişti. Daha önce iş istemeye gelenlere hiç benzemiyordu. İçeri girerken bile, yüzüne yansıyan hayatın acılarını çizgi çizgi yüzünün bütün kıvrımlarında taşıyordu. Hafif başı önünde, omzunda taşıdığı çantasına bir eliyle sıkı sıkı tutunmuştu. Hayata tutunmak  istercesine. Diğer eliyle kendisine buyur edilen sandalyeyi tarttıktan sonra usulca oturdu. Sanki hemen kalkacakmış gibi sandalyenin ucuna doğru oturuyordu.

                 Bir işe ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Kelimeleri sanki, bir sandıktan çeyizlik eşyalarını çıkartırcasına seçe seçe konuşuyordu. Adam onu dinlerken, bir gözlerine gizli gizli bakıyor, bir kelimeler dökülen dudakların titreyişine. Hiçbir şeyi anlamıyordu. Ne işe ihtiyacı olan durumunu ne de ne iş yapabileceği yeteneklerini. Uzun uzun dinlemişti onu. Ne anlattığına fazla dikkat etmiyordu. Sadece biraz daha uzun tutabilmek için tuhaf konulara giriyor, olur olmaz çalışmalardan bahsediyordu.

               Bir ara sustular. Adam önündeki dosyayı açtı, kısa öz geçmiş içerikli iş baş vuru formunu doldurması için uzattı. Kadın uzatılan başvuru formunu başını kaldırmadan aldı. Kısaca bir göz attıktan sonra, masada duran kalemlikten bir kalem aldı.

            Adam onu izliyordu.

            Kalemi almaya çalışan parmakların inceliğine dikkat etmişti. Parmakların inceliği, kadının zayıflığını daha da belirginleştiriyordu. Özen yapılmış ojeleri bile zayıflığını gizleyemiyordu. Kalemi aldıktan sonra formu doldurmaya başladı. Adını, soyadını yazdı. Adresini ve telefonlarını da yazdı. Kısaca öz geçmiş kısmına gelince, bir an duraksadı. Adamın dikkatinden kaçmamıştı bu.

               Hafifçe gözlerini kıstı, Dudakları belli belirsiz kımıldadı. Diğer eliyle sanki biri kendisini boğazlıyormuş gibi, gayri ihtiyari boğazında gezindi. Kalemi dudaklarına götürdü. Okulda, okuduğu sorunun zorluğundan sıkılan her öğrencinin yaptığı gibi, Kanatmak istercesine bastırdığını gördü adam. Hafifçe kaşlarını çatarak, doldurmaya başladı öz geçmişini.

               Adam masanın üzerindeki dosyaların arasında bir şeyler yapıyormuş gibi zaman dolduruyordu. Sandalyenin ucunda oturan kadını ara sıra süzüyordu. Temiz ve şık giyimliydi ama lüks değildi. Şu an üzerindeki giysilerini de buraya gelirken giydiği gömleğin kolundaki ütünün çizgisinden belli oluyordu. Hiç kırışmamıştı. Gömleğin üzerine giydiği hırkanın rengi sanki hayatındaki hüznün mavisini çağrıştırıyordu.

            Bazen bir iki kelime birikir dilinin ucuna, kalbinden diline doğru akışan. O kelimeyi söylemek ne kadar da zordur.

               Oysa o kadar kolaydı ki, o bir iki kelimeyi söylemek, meğer ne de zormuş. Tuhaf tuhaf cümleler kurdu adam acemice, Havadan sudan konuştular. Oturduğu yer rahat olmasına rağmen, sanki her yanına iğneler batıyordu. Bir o tarafa bir diğer tarafa kaykılıp, yapılacak işten bahsediyordu. Havanın soğukluğundan, soğuk kış gününde sokakta kalan kedilerden serçelerden bahsetti. Odunu kömürü olmayan fakir ailelerin ne kadar zorluk çektiğinden bahsetti.

               Boğazında düğümlenen o bir iki kelimeyi bir türlü bir araya getiremiyordu. Ne kadar zormuş söylemek. Öylemiydi ki, bu kelimeyi başka zaman kaç kere kullanmıştı hatırlamıyordu bile. Bir ara kadının gözlerinin içine baktı, Bakışlarındaki ürkekliği gördü. Hüznündeki yapayalnızlığını gördü.

              Bütün bu karmaşanın içerisinde bir ara çay geldi. Çaylarını alıp devam etmeye başlamadan önce, kadını izlemeye devam etti. Ne kadar da ürkek karıştırıyordu çayı, bardağın içerisindeki şekeri bile incitmeden karıştırmaya çalışıyordu. Nasıl söyleyebilirdi ki o bir iki kelimeyi. Çay bardağını eline aldığında, düşüreceğinden korkar gibi öyle bir kavrayışı vardı ki, kucağındaki bebeği düşürmekten korkan bir annenin şefkatiyle sarmalamıştı bardağı.

                      Söyleyeceklerini uzun cümleler kurarak ardı ardına sıralıyordu. Her kelimeyi rahatça sarf ederken, söylemek istediği o şeye zemin hazırlıyordu ama bir türlü beceremiyordu. Oysa çok basit bir iki kelimeydi, meğer ne de zormuş.

                    İşini anlattı, konumunu anlattı, yapılacak işin zorluğunu anlattı anlattı anlattı…

                   Kadın dinledi, yapılacak işi biliyordu. Adam sözünü bitirdi. Kadın haber bekleyeceğini söyleyerek kalkıp gitmek için kapıya doğru hareket etti. Adam ayağa kalkarak kadının gitmesini bekledi.

                 Ya da gitmemesini söyleyecekti. Bilemedi ne yapacağını, kadının ardından uzun uzun baktıktan sonra, kendini koltuğun üzerine öylece bıraktı.

                Belki de hiçbir zaman söyleyemeyecekti…

                 

  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 857